Diyarbakır & Mardin

Amacım aslında gezi yazısı yazmak değil ama unutmamak istediğim detaylar var, gideceklere de belki yardımı olur. Biz de tekrar gidersek hatırlamış oluruz 🤗

Başlangıçta hedefimiz Mardin’e gitmekti, ama hem Antalya-Mardin biletleri pahalı olduğu, hem de tatil süresini esnetebildiğimiz için – yaşasın Aylak Hayat 😍; gidiş-dönüşümüzü Diyarbakır’dan yaptık. Bir günü Diyarbakır’ı gezmeye ayırdık. Üstelik zamanlamamız muazzam olduğu için, Diyarbakırlı ama İngiltere’de yaşayan arkadaşımız İkbal’e denk gelebildik. Bir kahve içimlik de olsa görüşebildik. Akşamı da İstanbul’dan Ergani’ye taşınan arkadaşlarımızda geçirdik ve evin miniği Deniz ile doyasıya oyun oynayabildik. Mardin tatilini de zaten Pınar&Tuncay çiftiyle planlamıştık, yani tatil bizim için biraz da sosyalleşme imkanı oldu. Çünkü evden çalıştığımız ve yeni bir şehire taşındığımız için günlerimiz genellikle sadece birbirimizi görerek geçiyor. Bu dolu dolu tatil, arkadaşlarımızla, tarihi ve kültürel çeşitliliği ile bize çok iyi geldi. İnsanın dönesi gelmiyor, umarım tekrar gitme imkanımız olur. Hatta umarım Tuncaylar yakında Mardin’e taşınır da bize de ziyaret bahanesi olur. 🤩

Türkiyeyi gezerken aynı ülke içinde bu kadar farklı kültür ve renklilik olması, her bölgede farklı hissetmek müthiş bir his. Diyarbakır ve Mardin de fiziksel olarak birbirlerine çok yakınlar ama bambaşka ülkelerde geziyormuş gibi hissediyorsunuz. Bir tatile iki şehir sıkıştırmak pek güzel oldu. Kısaca neler yaptık onlardan bahsedeyim. Perşembe sabah Diyarbakır’a gidip, Pazar akşam yine Diyarbakır’dan döndük, yani tatil 3 gece 4 gün sürdü.

1. Gün

Diyarbakıra bu ikinci gidişimiz, ilkinde düğüne gitmiş ve kısacık kalabilmiştik. İlk geldiğimde de geniş caddelerini gördüğümde şaşırmıştım. İnsan gitmeden farklı hayal ediyor doğu illerini. Ama Diyarbakır modern bir şehir, çarşısı tek stil düzenlenmiş ve belli ki bir mimari çalışma yapılıyor. Son gidişimizde ilin daha da büyüdüğünü ve yeni mahalleler oluştuğunu gördük.

Havalanından araba kiralayıp hemmen İkbal’le buluşuyoruz. Maalesef aceleden otantik bir yere değil, bir AVMdeki kahveciye gidebildik. Kısacık da olsa göleşebildiğimiz için çok mutlu olduk 🙏

Geçen sefer Hasan Paşa Hanında yaptığımız kahvaltı hala aklımızda, o yüzden sabah pek birşey yememiş ve midemizi bu kahvaltıya saklamıştık. Saat 12’ye doğru kahvaltıya oturduğumda birkaç yıl önce gözümü ve midemi bayram ettiren kahvaltı şölenini bekliyordum ama maalesef hayal kırıklığı oldu. Tabi o açlıkla biz yine silip süpürdük ama yıllar içinde fiyat/performans dengesi kötü yönde epey değişmiş. Daha sonra buranın gittikçe turistikleştiğini öğrendik, yazık olmuş 😞

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Sonrasında boş boş Diyarbakır Surlarında, çarşısında dolaştık; mimarisi çok etkileyici. Ara sokaklardan gelen müzik sesleri ve kebap kokuları eşliğinde taş duvarlar arasında gezmek; dört ayaklı minaresi, Ahmet Arif ve Cahit Sıtkı müze evlerine ulaşmak, bende define bulmuşum hissi yarattı. Müzelerin bahçeleri büyüleyici, hemen hayaller başladı tabi bende. Sürüler halinde tepemizde uçan güvencinler, demli sıcak bir çay ve güzel bir kitapla kendimi bir masaya iliştiriverdim. 🙃

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Hevsel bahçeleri ve 10 gözlü köprüye geçip sadece fotoğraf çekmekle yetindik. Hava daha güzel olsa, çevredeki kafelerde manzaranın tadını çıkararak çay içmek de çok keyifli olurdu eminim ama şansımız o konuda pek yaver gitmedi 🙂.  Köprüde de bir biz, bir de gelinle damat vardı zaten. Akşam Ergani’de Apolarda kalacağımız için pek de oyalanmadan yola çıktık, ki bu yolu çok sevdik. Mevsimin güzelliği; yemyeşil tarlalar ve karlı dağ manzarasıyla 1.5 saat süren dümdüz bir yolla Erganiye ulaştık. Aklımızda hep çiftlik kurma fikri olduğu için yine hesaplamalar ve hayaller başladı, buraya yerleşme fikirini de bir değerlendirdik. 

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Buraya kadar gelmişken görmeden dönmeyelim diye Hilar Mağaralarına gittik ki 9000 yıllık tarihi ile kaya mezarlar ve kabartmalar çok etkileyiciydi. Bir bakıp dönelim diye gittik ama ayrılamadık. Tek üzücü tarafı, kendi kaderine terk edilmiş olması, bir görevli ya da açıklayıcı bir yazı bile yok. Gerçi kimsenin olmaması da belki bizi daha çok etkilemesinde rol oynamış olabilir. Basmaya korkuyor insan, nasıl bir tarih saklanıyor acaba diye. İnternetten araştırdığım kadarıyla; “Kayaların çevresinde çoğunlukla da doğu ve batı tarafında çok sayıda kaya mezar odaları bulunmaktadır. Kaya Mezarlarının bazılarının ön yüzlerinde kabartmalar yer almaktadır. Kabartmaların bazıları üçlü gruplar halindedir. Bazılarının dış cephelerinde Roma Eyalet üslubunda kabartmalar yer almaktadır. Kabartmalarda görülen giysilerin İran üslubunda olması, yazılarda Kuzey Suriye Sami yazısı bulunması ilginçtir.”

2. Gün

Sabah Pınar’ların varış saatine yetişmek için kalkıp, azıcık da Deniz’le oynayıp, 2.5 saatte Mardin Havaalanına vardık. İlk iş oteli hallettik ve Beyzade Konağında kahvaltıya gittik, ki tatil boyunca beni en mutlu eden kahvaltı buydu. Taş konak, manzara, hizmet ve yiyecekler gerçekten çok güzel. Sonrasında eski Mardin’i gezdik, girebildiğimiz her taş binaya girdik, kaleye giremesek de sınırına kadar çıktık, Zinciriye Medresesinin üstüne çıktık (kapısını düşme tehlikesine karşı kapalı tutuyorlar ama küçük bir bahşişle açtırabilirsiniz, bu da ülkemizin güzellikleri)

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Sonrasında Dara Antik Kenti’ne geçtik, yine pek tatmin edici açıklamalar yok ama bu sefer şansımıza çok bilgili yerel bir rehbere denk geldik. Bu kadar görkemli bir antik kentten bölgeye gelene kadar haberimin dahi olmaması da utanç verici. Biz mezarlığı ve sarnıcı gezebildik. Catacomb veya Galeri Mezar denen yerlerde yeniden doğum için saklanmış ve günümüze kadar kalabilmiş kemikleri görmek şok ediciydi. Sarnıçtaki suyu tutmaya/açmaya yarayan sistem kadar, sarnıcın yıllarca toprak altında kalmış olması ve ortaya çıkarılmadan önce, üzerine yapılmış bir evin ahırı olarak kullanılması da ilginç.

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Dara dönüşü Mardin’i biraz da karanlıkta geziyoruz ve akşam yemeği için Delmar’a gidiyoruz. Yemekler de güzeldi ama asıl bizi mest eden kürtçe, süryanice, ermenice, türkçe çeşit çeşit türkü dinleyebilmek. Mardin’in en büyüleyici özelliği de bu çok kültürlülüğü bence. Müzisyenin süryanice bir şarkı söyledikten sonra, aksanının bozuk olmasından endişelenip, süryanice bilenlerden özür dilemesi, nasıl bir içiçe yaşamın sürdüğünü de gösteriyor diye düşünüyorum. 🙂

Yorucu ve dopdolu bir gün oldu. Mardin sokakları adeta vedenik sokakları gibi; ‘gel dolaş, kaybol’ diye bizi çağırıyor. Hatta hala çağırıyor, tekrar mı gitsek? Bu şehirde dolaşırken çok hoş karşılanmış hissediyor insan, çok sıcak bir duygu, hemen sizi kabullenmiş gibi. Ben Pınarlara sürekli siz taşının diyorum ama bir süre burada yaşama fikri aklımı başımdan alıyor, bir çılgınlık yapasım var Mardin, bizi kabul eder misin 🙃

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

3. Gün

Güne Midyat’a giderek başlıyoruz, Midyat’ın mimarisi de Mardin’e benziyor ama benim gönlüm yine de Mardin’den yana. Burada kahvaltı yaptık, Sıla’nın konağını gezdik ve ganimetlerimizi aldık; eşarp, Süryani şarabı, Süryani nazar boncuğu ve halhal. Bize yardımcı olan genç bir arkadaşdan evlerden şarap alabileceğimizi öğrendik ve bunu es geçmedik tabiki. Eşarplarımızı da sağolsun satan kişi yöreye uygun olarak bağladı, sayesinde çok sükse yaptık Midyat sokaklarında 😂.

Mardine ait unutamayacağım birşey de çocukların bize rehberlik etme, yardım ya da Mardin’in özel esprisini anlatma arzusu. Başta çocuklarla iletişim kurmak güzel ama ısrarları, sayılarının çokluğu ve gecenin ilerleyen saatlerinde bile görev başında olmaları insanın biraz canını sıkıyor 😟Bir ara Hasan dayanamayıp Mardin’in özel esprisini o melodik anlatımlarıyla dinlemiş, sonra bize komik olmadığından ve homofobik olduğundan şikayet etti 😄

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Midyattan Hasankeyfe geçtik, ve burada hala mağaralarda yaşayan insanların olması çok ilginç. Duvar örülmüş, kapı yapılmış ve doğal bir eve dönüşmüş mağaralar. Kanyonda uzuuun bir yürüyüş yaptık, hatta şarabımızla biraz piknik tadı da yakaladık burada. Ama biraz fazla oyalandığımız için bir sonraki hedefimiz Mor Gabriel Manastırına yetişmemiz tehlikeye düştü. Çünkü internette okuduğumuza göre kapılar 17.00 de kapanıyor. Ki gittiğimizde saat 5i geçmişti ve asıl kapanış 16.30muş 😳 Görevli de bizi pek hoş karşılamadı ama şansımız yaver gitti, bizi boş göndermek istemeyen başka bir görevli izin alıp, bizi Manastıra aldı🙏  

 

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Çok çok mutluyum girebildiğimiz için, mimarisi, tarihi, o güzel tütsü kokusu ve yaşattığı huzur; görmeden dönmek büyük kayıp olurdu. Geç kalmamızın artısı hem küçük bir grup olarak gezdik hem de gün batımında pembe gökyüzünün yarattığı atmosferle görebildik burayı. Süryani Ortadoks Manastırıymış, hala aktif ve yaşayan 60 kadar kişi var burada. Bir kısmı civardaki okullarda okuyan ve burayı yurt gibi kullanan öğrencilermiş, ve bizi gezdiren de bir öğrenciydi. Onların haricinde de metropolit, din adamları ve rahibeler varmış. Yüzyıllara rağmen ayakta kalan ve çok da bakımlı olan Manastırın mezarında 1200 tane din adamı gömülüymüş. Din adamları da ortodoks inancına göre oturur vaziyette ve doğuya bakacak şekilde gömülüyormuş. Daha sonra ihtiyaç olursa en eski mezar açılıyor, eski kemikler düzgün bir şekilde mezarın bir kenarına alınıyor ve yeni vefat eden kişi yine oturur vaziyette gömülüyormuş.

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

4. Gün

Kabul etmek istemesek de dönüş günü geldi 😟 Biz de güne hızlıca Mardin’e yakın göremediğimiz yerlerle başlıyoruz. Önce Kasımiye Medresesi – ki insan üzülüyor duvarlarına matkapla ad yazılmasına. Ardından Deyrulzafaran Manastırı. Manastırı turlar halinde gezebiliyorsunuz, turu beklerken de kahvaltı niyetine dün Mardin’in arka sokaklarında rastladığımız İstanbul Pastanesinden aldığımız çörekleri yiyoruz. Pastacı gençten de bahsedelim, çünkü önünden defalarca geçmemize rağmen her seferinde güleryüzüyle bize sıcak kurabiye ikram etti. Ki kurabiyeler, hele de sıcakken efsane oluyorlar. Suriyeden göçmüş Mardine, insan niyeyse bazen sterotiplere kapılıyor ama pastacı suriyeli kalıplarımızı tamamen alt üst etti. İyi ki karşılaşmışız 🙏

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Neyse efendim Deyrulzafaranı da gezdik, ki tertemiz, mis kokulu yine din adamlarının ve öğrencilerin kaldığı, 5. yüzyılda yapılmış bir Süryani Manastırı. Bizi en çok etkileyen kısımsa Hrıstiyanlık öncesinde de ibadet etmek için kullanılan tapınağın mimarisi. Güneşe tapılan dönemde yapılmış, küçük bir penceresi var veeeee tavanı 1.5 – 2 metre derinliğinde ve 1.5 – 2 ton ağırlığındaki taşlardan geçme sistemiyle yapılmış. Yani herhangi bir harç kullanılmamış, altı önce kumla doldurulmuş, tavan örüldükten sonra kum boşaltılmış. Hala da orijinal haliyle duruyor. Tabi papazı görmemiz de içimizden bazılarını çok etkiledi 😆 

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Manastır gezisi sonrası son son birlikte Mardin’i turluyoruz. Hatta kahvaltıyla vakit kaybetmemek adına bir dürüm sardıralım, geze geze yiyelim diye düşünüyoruz. Ama sonu yine masada 2. dürümlerle devam ediyor 😉. Hızlıca sabun ve kahve alışverişini yapıp, kaç kez önünden geçtiğimiz Cafe de Papel de son kahveleri içip, Pınlarların uçağı için havaalanına yetişiyoruz. Mardin’deki cafelerde hep bir kitap rafı, birkaç dergi oluyor etrafta. Bir kitapsever olarak çok sevdiğim bir atmosfer oluşturuyor. Hatta ilk defa Çocuk Kütüphanesine de Mardin sokaklarında rastladım, kısacık bir bakıp çıktım, çok da güzeldi.

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

HasManla baş başa kalınca, hadi dedik eksik kalmasın, Mardin müzesine gidelim. Müze güzeldi, sonlara doğru hızlanmak zorunda kalsak da parçalar, açıklamalar güzeldi. Amma asıl orijinal olan bir müzenin bahçesinde gelin-damat ve davullu zurnalı bir halayın olması. Onun da tadını çıkardık tabi. 

Bir de en güzel sürpriz müze girişinde tüm çekiciliğini kullanan tavus kuşundan geldi. Büyüleyici güzellikteki kuşa ait videoyu da ekledim 

Son akşam yemeğimizi de Şehri Mardin de manzaranın tadını çıkararak yiyoruz. Hava epey soğuk ama son akşam nedeniyle kendimizi zorlasak da terastayız. Az ilerimizde Ulu Cami minaresi ve minaredeki kuşlar 💖 Mardin güvercinlerin şehri zaten, hele o taklacılar yok mu 😍 Siz de az değilsiniz ha, nerede yaşıyacağınızı biliyorsunuz.

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Gezimiz bahar başlangıcına denk geldiği için hem çiçek açan badem ağaçları hem de o güzelim kuşların uçuşları, Mardin’in mistik havası ve sokakları, dolu dolu tarihi, geldik geleli araştırmaya devam ettiğimiz etnik yapısı; gerçekten büyüleyiciydi.  I 💗 Mardin. 

 

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir